Denize Düşen Nehir [Şiir Kitabı] / A.Uğur Olgar





denize düşen nehir / kitap


GÜZE SU

suyun gölgesi düşüyor
şakayık sarısı başka bir güzün
göç öykünmelerine

çizilen sınırları yeni yetme yolların
ne düşler kanatıyor adımlandıkça

yazdan kalan rakının cinneti
kollarına alıyor kırık günlerin
sokak aralarını

yüzsüz sarmaşıklar karanlığa tırmanıyor
akşamlar battıkça birer birer
kapının zilinde

onulmaz inadı çalınıyor
karabasan sessizliğinde yaklaşan 
uzak toprağın 

ah, ne düşler kuruluyor kavanozlara
limonlar sıkılıp acılar katılarak

un tarhanası, dama serilen
kanı çekilmiş ten, bir de
kurutamadığımız hayatın
gözü açık giden travmaları

su yürüyor, ağır aksak
seslerin çarpıştığı deli renk çiçek
uçlarına

d(üşü)r(düğüm) yerden kaldırıyorum kendimi

 

SOĞUDUĞUNDA VOLKANİK ÖFKEM

dudak izin kalır. 
arkamdan bakakaldığın yol ayrımında
bir ton koyu düştüğünde gölgenin rengi
durup öpmek isterim hohlanmış bir hayatın
camda bıraktıklarını

dönüp bakmadan uzaklaşırım. nehrin
denize döküldüğü yerini severim en çok 
bilirsin, bir de ağzından ilk kaynayan sözlerin
düşme eğilimini. 

dağ deyince kağıdımda erciyes yükselir
bütün yazdıklarıma tepeden bakarım,
bakarsın bir gün öğrenirim geri gelmesini
soğuduğunda volkanik öfkem

sallamak isterim ellerimi  
yitirmeden önce zamanın ceplerinde, varsa
akrep, sokarsa işaret parmağımı
ondan mı gösteremem yere inen 
yağmurun gök yüzünü

son kertede aya keser
öte gün erteleri suya eklemlenerek, 
sayamam yıla yamanan mevsimleri, hep
dere kaçar çay yakalarım, ırmak
kurtulur denize sığınarak, bir tek
arkanda bıraktıkların ağlar, şakayık
saksısına küstüğünde beyaz açmasından
yıllanmış zambağın

her şey bir camın berisinde başlar, eteğini
sürüyerek yiter ötesinde. 

üzerinde silinmez bir iz
ne kadar öpülse de

 

TÜNEBAKAN

bir dikili şakayığı yok saksıda
balkon hiç bu kadar kelebeksiz kalmamıştı
renkkuşağı sarısız

öteki çiçeklerin yüzünden düşen bin parça
yaz nadasta, güze yolcu karınca ne kadar umarsız
tren ayırdıkça vagonlarını bir bir
sürüklendikçe yıllar yokuş aşağı

zarife hanım kaç kez söktü
soğuk düşüne ördüğü kazağı
hayatın teriyle yıkandıkça
çektikçe yürünen yollar

sol başparmağını basıyor yaprağa
sınırsız bir hasretin su seçimlerinde
eskiden kalma çatlamış toprak

üç vakte kadar tohuma duracak, sürtünmesinden
saydamla siyahın, rengahenk yırtılacak
mevsimlerin kesiştiği yer

tünebakan olarak değiştirilecek
günebakanın adı

 

MADRİGAL SU

avare şarkı lal dolaşıyor bir hintli suyun dilinde
reenkarnasyonum ganj küllerinden olsun, söyleyin
çatanadan ayaklarını sarkıtan yoksul tanrıya

kaşlarını çatan adamlarla aç karna yakılan o şarkı
ah, sabahlara kadar sürüyor nehre savrulmadan önce

sangam çok evvel yaşadığım bir aşkı hatırlatıyor
unutabilmek'çin seddini aştığım düşkenceleri

sonra yeni bir renk keşfetmek üzre kaçıncı tırmandım
o dağın yağmurkuşağı ebemden mi yadigar kaldı
neden üşümenin saydam olduğunu bilemedim
neden anlatmadılar raj'ın çocukluğunun titrediğini
elleri başkaldırıyorken

bu su, akarken birden duruluveren deniz sözlü
beni ortaçağ madrigallerine götürüyor, ne yapsam
durduramıyorum venedik'in ıslak sokaklarındaki
gondol cefalarını

çizgili bir zaman gömleği giyiyorum, günleri kısalmış
bedenim uzun görünsün diye, eli kancalıya
bütün arkebüzleri boşaltıyorum
yine de buharlaşıyor bildiğim sular

sessizce okşanıyorum bir muson yelince



DİLİMDE MEZAR SESSİZLİĞİ

cennetten kapı açıyor, şiir
nergis ile bozoğlanı birbirine kavuşturan yangınların
saklana saklana aktığı eski nehir,
yatağında kuşkonmazlar
hiçbir cıvıltının ayak basmadığı

ilk doğum yapan ceylanın saldığı o koku
şahdamarımdan yakındır suya apansız dalan martının
şarapova çığlıklarına

zaman tenis kortudur, yaşam raketini düşürür 
her oyunun sonunda, smaç yapar ölüm
patlatır topunu uzak yıldızların

yutkunurum salkım söğüt yarıladığım aşkları
iniltim suya uzanır ellerimden kurtulup
bir tutam alev ararım, karakaygılı otlarımı 
tutuşturacak, samansarı gecelerinden
düş oruçlarının

gölge, basıyor ikindi güneşinin mührünü
iremden artan ülkemin böğrüne, akşam
tez iniyor alın yazılarının, daha kurumamış
mürekkebine..

eski nehir yatağı doluşuyor kuş sesleriyle
ne dallar başını uzatıyor sonsuz kıyıdan
çiçekler renk dersi veriyor cümle aleme
gösteriyor yüzünü dağdan kopan fırtına

vapurlar gökyüzü taşıyor erden geçe
vapurlar gökyüzü taşıyor serden geçe geçe

kendimden geçiyorum, dilimde mezar sessizliği



CEMRELERE SEYREK KALA

bir tutam çigan kırmızı kopart
güney acılarından

sağalsın öptüğün o ilk istek

bir kepçe deniz koy
boşalan gamze çukuruna
cennet yanağın

içinde boğulayım

eylülün ellerini kelepçele
anahtarını kuyuya at, sonra
güzü hüznüyle birlikte sev seversen
birer birer sarararak

kuyuda bahar hasretimin yansıması
aya vursun

en sevdiğim yarışı sen düzenle
yunuslar vapurları geçsin
serpintinin söndürdüğü sigara olsun
son yakılan ayrılık 

başımın üstünden kaldır artık
kuşların göç yollarını geçirmeyen gökyüzünü

de ki mavisizlik yakışmıyor hiçbir hayata

oysa bütün yaptığım 
ırmak kenarındaki ince çizgide
anıları olan ikindi kahvelerinde saat dört-beş suları
yitirdiğim dizelerimi aramak gece çömelmeden
koynuna almadan poyraz çiçeklerini gün basımı

bir de  uçurum indir dağlardan 
karbeyaz çığlıklar için
belki tutunuruz dallarına ağır sözlerimizi bırakarak
belki son soluk geldiğinde çekeriz içimize
sineye çektiğimiz dost duruşları gibi

bir bakımlık uç ver bana bucağına varmadan
cemrelere seyrek kala 



ÖLDÜK ŞİİR DOĞUMLARINDA

şebnem, gamzesinde gülüyordu yaşamın
yüzü çukurlanıveriyordu sık kez, şaire
düşmek kalıyordu salt mavi tonunda aşklara

(şiir nikahlarının kıyılacağı masalar, nereye
konulabilir ki denizin kıyı ile öpüştüğü
o derin el çizgisinden başka)

üstelik pengueni kuştan sayarak sağdıç yaptık nedense,
frak giydirdik, ayakta kal dedik insan gibi
- insan güzeldir çünkü / özeldir yaratılışta -

nedimeyi sorduk güney kutbundan deliren rüzgarlara,
es geçtiler sırtlarında baygın güneş

kuş gözünden çıktı uzak beyazın yorgunluğu
sağaldı sanatoryum çekildikçe yeşilin kalbine  

(baktım yurdumun güneşi hasta ziyaretine geliyor her gün,
pencereden sıcak öpüyor)

ve şahitlik yaptık
gül çiçeklerine konmuş tüm kelebekleriyle 
kanatlandırdık dünyanın altını üstünü

öldük şiir doğumlarında..



TERRA ROSSA

durdurun güzü, yaprak düşecek
ilk örtündüğü yerden havva'nın

akdeniz toprağı kırmızılaşacak

soprano kuşlar dans edecek 
deli gömleği teyellerinde

durdurun teli, kelimeler inecek
ıssız dudak kıyılarına

naif gül efendisi bir şair
baharı görmeden yaşlanacak

yazı durdurun, ölecek var
sularında



LA MİNÖR RÜZGAR

yaslanırsa suyun göğsüne, gecenin bu saatinde kopan fırtına
akustik gitara vuran penanın la minör rüzgarı olur

balıkların şarkı söylediği yer, en kuytu kaçamağıdır denizin
bir ege adasıyla sevişirken, kıyıların gözleri önünde

aşk budur belki de, sudur yeni-yetme zamanın iki kişilik
geçit töreninde, biraz da kendi kendine konuşan salkım şiir

bu coğrafya üstüne çok telekler düşer göçümlerden

diner şeytan taşıyan faytonların tekerleğindeki kan izi
sinerse içimize çiçeklenişi bağırmayı unutan yok/evlerin

gerinirse yukarıda tanrı, şapkasını ters çevirip boşaltırsa
ne pandora kutuları açılır içinde umudun tutunduğu

bundan sonrası gece sevicilerine kalmıştır, yarasalar
sevmez gün ışığını akşam üzerinden yansıyan

bu yaşam çok tebdili kıyafet soyunur ölümlerde



ON YEDİ VALSİ

önceleme: 17 

şimdi cezbe sevdaların koyaklarına doluyorum 
utanarak tırmandığım kaya mezarlarında / yeterince 
dinlenmiş iskeletleri uyandırıyorum 
alın kemiklerinden öperek 

saat gece yarısı tam 17 

kalkın diyorum, tangoyu kurtaracak olan sizsiniz 
intiharın eşiğinden / valsin avdeti çoktan kuşatmışken 
viyana ön(gün)lerini 

öteleme: 17 

omlarınızdan tutmak istiyorum / toprak ilahından 
çaldığım çürük tenle / hanginiz dişi kestiremiyorum 

fizik ötesi: 17 

zihnimde etle dolduruyorum göğüs kafesinizi, 
yağmur sıcağını sepeliyor ovuşan ellerim
üşümüş çıplağınıza 

17 kere 17

şeytanın salası veriliyor / bir güney denizi kıyısında 
dinliyorum / kulağımdaki minaresinden 

iki yüz seksen dokuz

haydi yatın mezarlarınıza / üstünüzü örteceğim 
beyaz gecelerinizle



ANTİK TİYATRO

nasırına bastığım fil
çile basamaklarını bil(ey)erek indi
içinde oratoryoların ağrıdığı dişleriyle

sonra antik tiyatroda kırmızı gelinciklerin 
yal/ansız oyunu başladı
öfkeli her rüzgara bir yaprak verdiler
ellerinden bir şey gelmedi sarı çiçeklerin
seyretmekten başka

ikinci perde: filler sevişti çimde (yer yerinden rock'n roll)
üçüncü perde: filler dövüştü çimde (tarihin umurunda değil)

ezilen çim oldu hep

fil dişini boş sanırlar bir de..



DENİZE BURADAN ÇIKILIR

bu sokak bir nehir, akıyor arasından
çifte kavrulmuş nasırların teptiği
kaldırımların

koşutunda göle varmadan kuruyan çay
demsiz, çıkmaz aşkların gecelediği

köşelerdeki soluk ortaçağ lambalarında dillenir
arkasından konuşulan her deli dolu çiçek
vazodaki dudak izlerine ağlar
dul bir hayatın kaçınılmazlığı

cadde deniz demektir, aklı başında
her sözlüğün küsmemiş sayfasında

özgürlüğe buradan çıkılır



O TERLİ ÜLKEDE KOŞAN

karanlık
kelebeğin gözlerindeki ışıltının bittiği yerde
bej arpej

kasım sabahı zorla uyandırılmış gitarın
ince beline bağdaş kurmuş ağrı

karanlık
o duvarsızlığın arkasındaki
indirilmemiş tiyatro perdesi
verilmemiş suflesi
son tiradın

(sonrasında sarası tutmuş zaman)

arasında biraz şiir
biraz aşk kalırsa vakit

karanlık, sonsuzluk tünelinden
geçen kara trenin ayaklarına yapışan 
rayın genleşme korkusu

karanlık biraz sen
biraz ben

(aramızda yalnızca ay'lak
ışığımsılar / biraz uçurumdan aşağı)

yaz(a)madığımız yerde ölen kalemin 
ardından ağıt yakan kağıt 

o terli ülkede delice koşan bir tay biraz da..



YAŞLI OBEZ ÇOCUK

işte öylece akıp duruyoruz, ama
bu suyun sonu deniz biliyorsun
o kocaman çanağın ağzı köpüklü
bekliyor aç turkuaz doymaz

işimiz gücümüz koşmak, şeytan
arkamızda alçaklanan eğim
hep ıslattık yatağımızı, sazanların
solungaçlarına bıraktık kurumayı

genze kaçan son yayla rüzgarı
es(ne)mekten bıktı artık üstünde
bu ölümsüz, bu çelimsiz güzergahın

kaynağından kopan her suyu kapar
ah, bu deniz.. tanrının doyuramadığı
yaşlı obez çocuk



GELECEK DEPREME KADAR

akşamın beşiğinde uykuya dalar turuncu zaman

gün batısını resimler oynak bir halk ezgisi
kalbimin yükü iyice ağırlaştırır dünyayı
benden kopan bir meteor kovalar, yörüngesiz
bulutları hep ölüdür kış yuvalarının

(karasularım uzanır suyun ötesine
eleni'nin dudağından şarap içer)

dışım yanar, içim kanar, zonklar adalar
zeytin dalının yeşilinde kavrulur barış
söndüremez ege denizi bile hasret ışıklarını

(yaprak ağaçta sararır düşmeden önce
göz kapaklarıma en güzel izler)

bütün yara sarımı şiirleri silinir kaldırım taşlarından
hasadı bitirilmiş bu kentin

kum saati tersine döner
gelecek depreme kadar

atina el sallar karşı kıyıdan..



KÜÇÜK HİKAYE 

giriş

yaprakta yürüyen tırtılın ayak sesi
uyutmadı bütün gece
sabaha kadar konuştuk
herkesin sustuğu yerde
kafesimize girip dut yedik
bülbüldük söz tükenince

gelişme

kıyıların sıcaktı
ellerimi dokunduğum her koy
yangın tehlikesi, siren çığlığında
dikildi yalıyarların kadife teni
öpücük çalmaya yeltenen rüzgar
tez yakalandı kurutmadan
ısırık izlerini ham günlerin.

sonuç

bir kan oturtması zamanı
herkesin konuştuğu yerde
susmasını bildik tırtılı katledip

ekimoz ağrısı geçti gitti
kapandı her deniz yarası 
mendil kurumadan

diz çöküp bağdaş kurduk yurt sofrasına



GÜN BASTI

gün bastı
yalın bıçak uzadı dağ
gölgelerin saltanatı
bıraktı yerini flu bir zamana

ıslak öpülmeyi düşledi elma, dişlenmeden önce
elifi elifine ağacının kesildiği yerde

aldırışsız yerinden yaralandı uyku
yürüdükçe kanı sürülen kurt,  sırasını değiştirdi
cemrelerin

ha ölü ha diri
ne çıkarsa çıksın payıma, açıldığında perde
yarım kaldığında oyun
kelebeklerin toplandığı suda

gecenin ipiyle çekti kendini o yazdan kalan



İZLERİNDE ÇINGIRAĞIN ÇIĞLIKLARI

yediği ekmeğin kılıcını sallar 
başı himalaya h(er) kişi 

akşam apronlarında kanatsız kuşlar sürüklenir 
seğiren etin son görümlüğüne 

yalnızlıklar duvara çakılır 
yuvasız bir guguk kuşu tırnağa oturur 
vurduğunda zamanın çekici 

aysız yaz geceleri 
ayaklarını ısıran yengeçlerin 
sabıka kayıtlarını tutar 

dişlerine dolan kumları 
poyrazla temizler 
sahil devesi 

izlerinde çıngırağın çığlıkları



DİLSİZ BİR AY DOĞUYOR

-	flamingo gecelerinde her şey 
      aybilge bir beyazlığa bürünür -


yengecin canlıca kabuğunu kıran
düz yürüyüşlü kıyı insanları, sözüm ona
kirli çıkısında saklıyor en yabanıl
hayvan masallarını

kaynar suda çatırdıyor hor görü
istakozun kıskacındaki ateş dansı
keşfedilmemişliği arıyor

sabah alacalarında rıhtım taşları
söküyor kendini ahtapotun kollarında

dilsiz bir ay doğuyor biraz bilge
ölümle sevişenlerin beyaz gecelerinde
biraz flamingo



YENİLMEZ SANMA HİÇBİR KENTİ 

kirpikten damlayan yağmur tanesi 
ah, ne gemiler yüzdürür yanaşmasız 
mendiller sallandırır, dantelinde tuzu 
düştüğü yerde izi kalan 

tanıktır park, en çok ayrılık görmüş yerinden 
kırıldığına bankların, kurşun sıkılmışçasına 
delindiğine, her yaprak inişinde 

attığın gülse denizi de getirir birlikte 
yosunlarla silersin yazını gövdesinden 
yaşama en çok dümen tutan balığın 

kente egemen tepelerden aşka yuvarlanmış 
tacizci yıldızlar yeniden okusa da 
eskil kitaplarda ne varsa yazılan 
sulara dair 

kalırsa geriye bir donuk mevsim 
uçarsa buluta hohlanmış bir kış nefesi 
serpilirse toprağa bir deniz serinliği 

gül tablasında kendi kendine sönmüş 
yıldız izmaritleri.. 



BAHARIN SERPTİĞİ

bir çöl gecesi öptü, orak
soğuk uyandırıldı hasatçının elinde
sıcağı sıcağına biçti körpe filistin gökyüzünü

karanlık duraklarda bekleyen o yorulmaz kinci
insanlığın son dönemecinde eksilerini uladı birbirine
bir çırpıda yaşan(may)ıp giden zamanın

aç toprak açtı bağrını, çığlığından ölenler
sıraya girdi dikine gömülmek için

kan tarlasında ne tohumlar gizlendi 
baharın serptiği



KİBRİT YALAZI KADAR AŞK 

                 - hüseyin peker'e - 

akdeniz'in moğol sesi 
saldırıyor burçlarına uçurtma takılmamış 
kalesine silifke'nin 

şair "benim için göksu'yu seyret uğur 
bir ikindiüstü" demişti 

çünkü bir yılana öykündüğü 
el üstü gül üstü çığladığı andır ikindiüstleri 
denize ramak kalan büklümlerinde 
rakkaseyi kıskandıran nehrin 

yörük kızının özleminden bellidir 
çileklerin allanışı, kabuklanışı çeltiklerin 
ve dallarda portakalların öpüşe öpüşe 
ölüşleri tatlanarak 

ah, bir kibrit yalazı kadar aşk 
ne katran karası geçmişleri ışıtıyor 

düşmüyor harcı şiirden bir kale 



LİMANDA KIŞLIYOR ŞEYTAN 

limanda kışlıyor şeytan 

yorulmaz sanıyorduk gemi 
ıslanınca batmaz 

uğranmış deniz kazası artığı yalnız ada 
mavinin teyellendiği o giz taşkını yalıyar 
onca potkalın kırıldığı yosunsuz kayada 
ölü bir mektubu okuyor 

kırık şişe 
güneşi çağırıyor 
hasret yangınlarının açılış töreninde 
kesmek için al kurdeleyi 

kör makas 
haimatlos yengeç 
okyanusu tutsak eden  balık ağına geçirememiş 
yandan sözünü 

yerana gittikçe uzaklaşıyor kendinden / menkul 
göğana  kirpiklerimin ucunda donmuş gözyaşı 

boreas'ın altın çağı 
günbatımını nakşediyor 
ıslığını bir bardak suda unutmuş 
dizginsiz rüzgarlara 

kararıyor hayatın gümüş yüzü 
külçe külçe yıkılıyor galeri 
bir dekovil umut kurtarıyor 
son dönemeç 

bronzun saltanatı başlıyor 
kutup yürekler dişleniyor sıcak takipte 
geceleri yazılıyor en beyaz şiirler 

buz tutmuş kanın üstünde kayıyor 
son yolculuğundaki öte nazi 



AŞK

serçedir ilk dala konduğunda 
ürkektir kaçar tırtıl sevişirken yaprakla 

- çıkrık afrodizyak bir ay çeker kuyudan - 

kıble al çiçeğe sevdalıdır 
seccade ilkyaz olup serilir 
hasret zamanlarının altına 

yatan kızları düşleyerek tapınır hayat 
şefaat diler güllerin peygamberinden 

kurusıkı doldurulmuş bir şarap şişesidir 
aşk / patlar dudaklar geceye değdiğinde 

- içine kaçmış bir mantar sersemliğinde 
yüzer durur / şişede hep arzular - 

banliyö trenlerinde ellerini unuturlar / kadınlar 
eldivenleriyle okşarlar başını / la sesiyle 
gülen erkeklerin 

- oysa kalem / kalemtıraşa her girdiğinde 
biraz daha kısalır merdiven - 

barba'nın meyhanesine şair düşer / ölüdür 
tüm şiirleri rakı kentinin / resimleri duvardaki 
ölü taklidi yapar yalnız 

tahterevallide bir kadın uyur deliksiz 

final : 
        aşk 

ellenmiştir 
bellenmiştir 
döllenmiştir 
            nihayet 

zaman boy atmıştır / maviye kendini.. 



ELDE VAR BİR / İKİ / ÜÇ 

elde var bir 

gül bitti 
istanbul sokaklarında 
eskitti alınyazıları 
aşklarını unutanların 
ayaklarının altında 
sancın sayfalarını 
yaşamın 

(su içmeye indi yürek 
pınarlarına al günlerin) 

elde var iki 

yıldız küstü 
dudağını büktü mavi 
kuşlar da göçtü uzak dağlara 
gözleri yaşlı 
ve yeminliydi sözleri 
dönmemeye artık 
çisentili rüzgarlarına 
körelen gülün 

(yaklaşmayın anılarım 
size saygım sonsuz değil 
atarım da kendimi aşkımın boğaz köprüsünden 
ağlayan sulara) 

elde var üç 

zaman kazandı 
tünelin öteki ucunda 
koyu kalabalık bir yanılsama 
şakaklarda yanan kırlar 
ve kızıldeniz gibi yarılan 
çizgiler var yorgun yüzde 

(senin için ölebilirdim ey gül 
bir kez on ikiden vursaydın yüreğimi)



AYILDI GEÇMİŞİN KARA TRENLERİ 

nar kırmızı tükürüldü kuşlar 
sıradan bir kentin hatıra ormanına 

adı verildi pelerinli sorgucunun 
sarası tutunca 

(akşam göğü utançtan kızarırken 
şarap ırzına geçilmeyi bekliyordu 
orta çağ kasesinde) 

elimin kiri yıkandı ay ışığıyla 
boyandı diken üstünde yürünen yollar 

gül koklatıldı sorgucunun kırbacına 

(ayıldı geçmişin kara trenleri 
zaman tünelinde) 



AĞAÇ
                  


        "kendine bir hedef seç, 
         yapabileceğinin en iyisini yap"- 
         calamity jane filminden bir replik


bir ağaç seçmelisin kendine, 
toprağın alnına dökülen saçları
güz rengi
 
ilk sancılı çağrısında, bir kış gecesinin köküne yürümeli 
gelecek baharın muştu suyu

ağacın ağaç gibi olmalı
kuşlara yuva, sevgili adı yazacak çakıya kabuk
aşk çölünü sürünerek geçen divaneye leyla gölgesi

reçinesi böceği hapsetmeli
kurt yeniği meyveye ortak olmalısın 
kehribardan süzüldükçe ışığı altın çağın

ağacını saksıda taşıyabilmeli, gerektiğinde
sulayabilmelisin kirpiğinden süzdüklerinle

iğne yaprağı kendine batırmalısın
asma yaprağı dağıtmadan önce edepyoksul
insan taifesine

ağaçtan ağaca kelebek uçurmalı
arı kondurmalısın çiçekten çiçeğe
bazı dallarını budamaya bırakmalısın
hayat küstükçe

adam gibi çürümelisin gökyüzüne doğru



BİR YAZ MANGALINDA KÖZLENİYORDU YÜREĞİM 

kıyıda zaman yağmalanıyordu 
(düz yürümeyi öğrenen yengeçler geceyi sırtlamış götürüyorlardı, 
bir kaya yamacının günindi sabahına) 

ıssızdım, kendi ada'mın ortasında bir cuma akşamı yasaklısı ayyaşıydım enikonu
 (denizi fazla kaçırmıştım anlaşılan, tuz kokmuştu terim alnımın çatından) 

sevda kirim keselendiğinden beri yüreğimin göbek taşında 
( bütün tellaklar can düşmanım oldu nedense) 
(ve her nedense hamama çıkan hiçbir sokağa girmiyordum / 
giremiyordum/ kirlenemiyordum artık) 

oysa çırılçıplak bir öyküyü çıkarıp cebimden, atmak isterdim bozuk para 
diye dilek havuzuna ( bana yazılan hiçbir öyküyü giyinik düşleyemedim / 
onlar hep kefensiz gömüldüler zaten) 

bir yaz mangalında közleniyordu yüreğim /ah, yorulmaz deli çarpan, 
iflah olmazsın sen ! )



GÜL SAVAŞLARI

kurşun geçirmez sularındayım
gül savaşları başlamadan önce

yüzümün yarısı şair kanı
imge sıçraması

öteki yarısında örümceğin salyası
yapıştırıyordu erguvani günleri yaza

gece dövmeli kaçak tanrıçalar ellerinde
zemheri kalkanlarıyla yaman saldırdı

göz göze dudak dudağa savaştık, ten tene 
yapıştı ırmakların akarca tanıklığı

mezarlarımızı ana rahimlerine kazdık
uçuruma attık yaralarımızı acımadan

gizlerimizin kutusu açılmadı pandora, duy
aşk muhtırası dilimizi kelepçeledi birbirine

şimdi kefilim çiçek-böcek sevişmelerine
infazsız geçen zamandan arta kalan

şimdi yorgun yengiciyim gül savaşlarında



NE ÇABUK BÜYÜTTÜK ZAMANI

bir ağaçtım
yalnız düşürürdüm kozalaklarımı
gökyüzü karanlığına

bir ağaçtın
yalnız ağlardın
her kuş göçümünde
güz sararırdı yüzünde

kollarımız kesişince bir güney vakti
aramıza ip gerildi
salıncaklandık

kurulduk orman sofrasına
çalakaşık / salladık durduk ağaççıklarımızı
ne çabuk büyüttük zamanı 
kelebeğin ömründe

adım adım yağmalanan yolda
çıplak ayaklarımızın geri giden izleri

evlenmiştik, sona kaç vardı bu kelebek yarışında, 
ilk kimin dili bağlanacaktı, dönüşü olmayan nehre
ilk kim çırpacaktı kanatlarını

belki de birlikte çarpacaktık son uykumuzda
hangi düşe-taşa, bilemezdik

bilinmezdik bu koca ormanda



DÜŞKENAR ÜÇGEN

düş: eskiye eskiye gecenin kıyısına vuran
dalgın dalga. yasaklı yaşanan ne varsa
görüldüğü yerde kalan, ıslak

dili kesik sırdaş, mezara kadar götürecek
ah, bu iki kat yorgan altı üşümelerini
kimse bilmeyecek

düş özürlü hayatın kasıklarından terlediğine
hiçbir apansız uyanan inanmayacak

belki yeni düşler gerekecek. duaya çıkacak
cümle şair taifesi, kağıtlarını açacak geceye

kıyı, seçimini yapacak siyahla beyazın
belki de karabasan bir uyku yağacak
düşkenar bir üçgenin ötesinden

çıkıp gelecek nehre düşen her gerçek



O

uzayan bıçak
kız elinde

rüzgarın sırtında 
kaçak toy

yırtılan dağın karı
inme inen çığ tarlası

saklanacak suç
yılların kurutamadığı 
kanlı bezde

aşık usandıracak
ah bu naz, huysuz kısrak
alıp gidecek başını
yelesinin savurduğu yere

içimden bir ses
"o" sensin diyecek

uzayan o keskin



KİM BİLİR? 

         - belki bir gün - 

yüklenir yaz. yarım kalmış aşklarını 
yirmi üç derece eğik hüznünden geçirir 
karşılıklı birer tren kaldırır 
yorgun ve düşünceli gözler 
metruk bir geleceğe 

istasyonu yoktur bu yolculuğun 
her durak öncekini lanetler 
yasaklar ötekini. peronlarda koşturur 
kendine kapaklanan düşük yüzler 

şeytan yanlış makas değiştirir 
raylardan kazınır son cemre umutları 
tutulur vuslata ramak kala arsız güneş 
kalplerinin isli aynasıyla bakarlar 
göremezler polenlerin çatırdayışını 
o ergenlik pıhtısında 

asla tamamlanmayacak aşkların 
yılgılarını dört nala öldüren yılkılardır 
birbirine eklenen / beklenen her gün 
belki de.. belki de.. belki de.. 
kim bilir... 



RADAR 

kuşlarla yarışan 
hayat, hızlı giden inat 
çoktan ayartılmış kent gömütlüğüne doğru 
kısrak yelesinde unutulmuş rüzgar 
(anamla aramdaki göbek bağı kesildi mi 
sormalıyım) 

gözlerinde yakalandığım pusu radar 
saklandığım sulardan sızan toprak 
kokar, balık elli posta pullu adamlar 
görmedimdi, kalbindeki trafik polisi 
cezama suç konduruncaya kadar 

hayat, kuşlar gibi geri gelmez 
göçünce.. 



SERZENİŞ

dündüm / annemin çiy mahmurluğundaki sesiydi 
çocuk meyhanemin hayyam duvarlarına çarpan 

yankı komşu sığırı gibi dövdü beni / büyüdüm 

bugündüm / kutladım ekimin birini* ilk kez 
kaya mezarı oydum kendime / zevk dağında 

gecelerimi sattım kadın bezirganlara 

yaranamadım / buluşma vakitleri korkaktılar 
habersizdiler ağlarından dost örümceklerin 

böğürtlen düşlerine ayna tuttular 
ikindi sabıkalı saatlerde 

sıkıntıma sığındım ölüme yüksünerek

* 1 ekim: dünya yaşlılar günü



ŞİİRİN GECE YARISINI BİZ YAZDIK 
                       
                         - baki asiltürk için - 

şiirin gece yarısını biz yazdık, onlar sabahını okudu kadehlere 

ay iklimlerinde kara mekelere sevdalı göller aradık 
köklerinde demlendik öte yana eğilmiş çağ güllerinin 

güney balkonundan sarkıtılan ırmak bukleli sepete 
balık burcundan yükselen şairler koyduk / düş(üş)leriyle 
beslendiğinde uçurumların (y)arsız çoban ateşi 

sonra dumanlı kente inen aşk kurtlarını avladık 
zemheride kırbaçlaşan kaytan bıyıklarımızla, 
iliklerimizden bengisu somuran duldalı evlerde 
ninniler söyledik uykusunu lehimlemiş çiçeklere 

ikindine gökkuşağı çizdik su güzelliğinde 
çocukları altından geçirdik çırılçığlık 
umarsızlık / yarım sigaracasına söndürüldü güllükte 

sona erdiğinde çekirdekteki nadas / bin yıllık 
ayrık otlarını temizledik gömütlerimizden 

onlar sabahını dokudu dizelere, şiirin gece yarısından biz geçtik



ZİFİRİ KAL GECE KARANLIK ESKİDİ

gece 
al kuytu hüznümü yüzümden 
karanlık koynunda sakla / çiçek 
açana kadar gün / gülün koktuğu yastıkta 

başım şair andı gibi yükseğinde yüreğinin 
giyotiniyle vur / düşsün kucağına 
alın / yazısının mürekkebi kurumadan 
kurşun hızında 

aynaların sırsızlığını / görmesin kimse 
yaşamın şeffaf arsızlığı sırıtırken 
hasretin ötesine kaç bahar var 
ezeli tekerrür eden kaç tarih 
yazar yaradan / yaradan kanayıp 
ölen kaç şair ey yar 

zifiri kal gece karanlık eskidi 
yıldız birinci kadirden parlak mavi 
sana sarılırken giydiğim gömlek kadar..



UZADIĞINDAN BELLİ

emdiği düş 
burnundan geldi 

süremsiz tutulmanın ecrimisilini ödedi ay 

kan kuyusunda, yediği yavrularının 
kemiklerini saklayan kronos 
kestirdi bütün çiçek saplarındaki sütü 

suskunluğun gürültüsünden düşen çocuklar 
yırtık hayatlar mayaladı 
karasularına aşkın 

fitilini ateşledi iğneli fıçı / iblis sevindi 
tekil soğuğunda cehennemin 

- bu şiir ayrılığın dizlerine kapanarak yazıldı - 

emzirdiği güneş 
üstüne doğdu ala tan umudun 
öptüğü yerde bitti şiir 

kentler kuruldu yeniden 
bir gökdelen bir gecekondu 

ergenlik tüyleri çok diken 
romans gecenin 

uzadığından belli... 



HİÇ OLMAYACAK SABAH 

itirafçı koğuş duvarındaki bayrak 
müebbede çalım atmış dağlı yüzde 
dalgalanır, çentik acılarında unutuldukça 
mahkemece ertelenen günler 

masadaki gemi, yelkenleri sabırdan 
yürek yanığı kibrit çöplerinden bordası 
(hep gökyüzünü gören pencereye çevrilidir) 

alex/anelka\tuncay posterlerinde gezinir 
hapishane örümceği, miskin, yedi ayaklı 
(sinekler özgürdür yakalanmadıkça o ma'kus ağa) 

tezenesini yitirir çark 
soğuk pencere tellerinde şelpelenir, bozlak 
tez iner maltepe paketlerine 

geceler birbirini kovalar, ötelenir 
ev kadın çoluk çocuk, genzinden konuşur 
hiç olmayacak sabah 

tecritte kendini asar toplum 



SORGUSUZ
 
sınır tanımaz şiir
rüzgar gibi geçer ülkelerden
sorgusuz
 
sus payını dağlara verir
 
tez beri okunur
ezberletir kendini iyisi
ısıtır suyunu
dikenli tel çeviricilerin
 
tutsak olmaz
yıldızı düşmüş karanlığa
ışığın günden ertelendiğini bilir
ölü mevsimlerden arttığını aşkın
 
şiir yalnızca tutsak alır



ÇOĞALDI ÇOCUKLARIN ÜŞÜ(Ş)MELERİ

çocuk
şiir izmariti aldı yerden
kırk yıl içti somurarak
 
dizelerde tüttü durdu
biriktirdi isi, sisi alazlanarak
dergi sayfalarında 

sekiler yaptı kül kuşlarının
göç yollarına 

[ çünkü her güz yüreğine inerdi
simurgların gidişi ]
 
sonra sedef  tanları yırttı
aysız yerinden kopan çığlık, söktü
sessizliği çocuk düşlerinden

süt dişleri çıkana dek yazdı
şiir izmaritleri attı yere
  
çoğaldı çocukların üşü(ş)meleri









anasayfa