denize düşen nehir / kitap
GÜZE SU
suyun gölgesi düşüyor
şakayık sarısı başka bir güzün
göç öykünmelerine
çizilen sınırları yeni yetme yolların
ne düşler kanatıyor adımlandıkça
yazdan kalan rakının cinneti
kollarına alıyor kırık günlerin
sokak aralarını
yüzsüz sarmaşıklar karanlığa tırmanıyor
akşamlar battıkça birer birer
kapının zilinde
onulmaz inadı çalınıyor
karabasan sessizliğinde yaklaşan
uzak toprağın
ah, ne düşler kuruluyor kavanozlara
limonlar sıkılıp acılar katılarak
un tarhanası, dama serilen
kanı çekilmiş ten, bir de
kurutamadığımız hayatın
gözü açık giden travmaları
su yürüyor, ağır aksak
seslerin çarpıştığı deli renk çiçek
uçlarına
d(üşü)r(düğüm) yerden kaldırıyorum kendimi
SOĞUDUĞUNDA VOLKANİK ÖFKEM
dudak izin kalır.
arkamdan bakakaldığın yol ayrımında
bir ton koyu düştüğünde gölgenin rengi
durup öpmek isterim hohlanmış bir hayatın
camda bıraktıklarını
dönüp bakmadan uzaklaşırım. nehrin
denize döküldüğü yerini severim en çok
bilirsin, bir de ağzından ilk kaynayan sözlerin
düşme eğilimini.
dağ deyince kağıdımda erciyes yükselir
bütün yazdıklarıma tepeden bakarım,
bakarsın bir gün öğrenirim geri gelmesini
soğuduğunda volkanik öfkem
sallamak isterim ellerimi
yitirmeden önce zamanın ceplerinde, varsa
akrep, sokarsa işaret parmağımı
ondan mı gösteremem yere inen
yağmurun gök yüzünü
son kertede aya keser
öte gün erteleri suya eklemlenerek,
sayamam yıla yamanan mevsimleri, hep
dere kaçar çay yakalarım, ırmak
kurtulur denize sığınarak, bir tek
arkanda bıraktıkların ağlar, şakayık
saksısına küstüğünde beyaz açmasından
yıllanmış zambağın
her şey bir camın berisinde başlar, eteğini
sürüyerek yiter ötesinde.
üzerinde silinmez bir iz
ne kadar öpülse de
TÜNEBAKAN
bir dikili şakayığı yok saksıda
balkon hiç bu kadar kelebeksiz kalmamıştı
renkkuşağı sarısız
öteki çiçeklerin yüzünden düşen bin parça
yaz nadasta, güze yolcu karınca ne kadar umarsız
tren ayırdıkça vagonlarını bir bir
sürüklendikçe yıllar yokuş aşağı
zarife hanım kaç kez söktü
soğuk düşüne ördüğü kazağı
hayatın teriyle yıkandıkça
çektikçe yürünen yollar
sol başparmağını basıyor yaprağa
sınırsız bir hasretin su seçimlerinde
eskiden kalma çatlamış toprak
üç vakte kadar tohuma duracak, sürtünmesinden
saydamla siyahın, rengahenk yırtılacak
mevsimlerin kesiştiği yer
tünebakan olarak değiştirilecek
günebakanın adı
MADRİGAL SU
avare şarkı lal dolaşıyor bir hintli suyun dilinde
reenkarnasyonum ganj küllerinden olsun, söyleyin
çatanadan ayaklarını sarkıtan yoksul tanrıya
kaşlarını çatan adamlarla aç karna yakılan o şarkı
ah, sabahlara kadar sürüyor nehre savrulmadan önce
sangam çok evvel yaşadığım bir aşkı hatırlatıyor
unutabilmek'çin seddini aştığım düşkenceleri
sonra yeni bir renk keşfetmek üzre kaçıncı tırmandım
o dağın yağmurkuşağı ebemden mi yadigar kaldı
neden üşümenin saydam olduğunu bilemedim
neden anlatmadılar raj'ın çocukluğunun titrediğini
elleri başkaldırıyorken
bu su, akarken birden duruluveren deniz sözlü
beni ortaçağ madrigallerine götürüyor, ne yapsam
durduramıyorum venedik'in ıslak sokaklarındaki
gondol cefalarını
çizgili bir zaman gömleği giyiyorum, günleri kısalmış
bedenim uzun görünsün diye, eli kancalıya
bütün arkebüzleri boşaltıyorum
yine de buharlaşıyor bildiğim sular
sessizce okşanıyorum bir muson yelince
DİLİMDE MEZAR SESSİZLİĞİ
cennetten kapı açıyor, şiir
nergis ile bozoğlanı birbirine kavuşturan yangınların
saklana saklana aktığı eski nehir,
yatağında kuşkonmazlar
hiçbir cıvıltının ayak basmadığı
ilk doğum yapan ceylanın saldığı o koku
şahdamarımdan yakındır suya apansız dalan martının
şarapova çığlıklarına
zaman tenis kortudur, yaşam raketini düşürür
her oyunun sonunda, smaç yapar ölüm
patlatır topunu uzak yıldızların
yutkunurum salkım söğüt yarıladığım aşkları
iniltim suya uzanır ellerimden kurtulup
bir tutam alev ararım, karakaygılı otlarımı
tutuşturacak, samansarı gecelerinden
düş oruçlarının
gölge, basıyor ikindi güneşinin mührünü
iremden artan ülkemin böğrüne, akşam
tez iniyor alın yazılarının, daha kurumamış
mürekkebine..
eski nehir yatağı doluşuyor kuş sesleriyle
ne dallar başını uzatıyor sonsuz kıyıdan
çiçekler renk dersi veriyor cümle aleme
gösteriyor yüzünü dağdan kopan fırtına
vapurlar gökyüzü taşıyor erden geçe
vapurlar gökyüzü taşıyor serden geçe geçe
kendimden geçiyorum, dilimde mezar sessizliği
CEMRELERE SEYREK KALA
bir tutam çigan kırmızı kopart
güney acılarından
sağalsın öptüğün o ilk istek
bir kepçe deniz koy
boşalan gamze çukuruna
cennet yanağın
içinde boğulayım
eylülün ellerini kelepçele
anahtarını kuyuya at, sonra
güzü hüznüyle birlikte sev seversen
birer birer sarararak
kuyuda bahar hasretimin yansıması
aya vursun
en sevdiğim yarışı sen düzenle
yunuslar vapurları geçsin
serpintinin söndürdüğü sigara olsun
son yakılan ayrılık
başımın üstünden kaldır artık
kuşların göç yollarını geçirmeyen gökyüzünü
de ki mavisizlik yakışmıyor hiçbir hayata
oysa bütün yaptığım
ırmak kenarındaki ince çizgide
anıları olan ikindi kahvelerinde saat dört-beş suları
yitirdiğim dizelerimi aramak gece çömelmeden
koynuna almadan poyraz çiçeklerini gün basımı
bir de uçurum indir dağlardan
karbeyaz çığlıklar için
belki tutunuruz dallarına ağır sözlerimizi bırakarak
belki son soluk geldiğinde çekeriz içimize
sineye çektiğimiz dost duruşları gibi
bir bakımlık uç ver bana bucağına varmadan
cemrelere seyrek kala
ÖLDÜK ŞİİR DOĞUMLARINDA
şebnem, gamzesinde gülüyordu yaşamın
yüzü çukurlanıveriyordu sık kez, şaire
düşmek kalıyordu salt mavi tonunda aşklara
(şiir nikahlarının kıyılacağı masalar, nereye
konulabilir ki denizin kıyı ile öpüştüğü
o derin el çizgisinden başka)
üstelik pengueni kuştan sayarak sağdıç yaptık nedense,
frak giydirdik, ayakta kal dedik insan gibi
- insan güzeldir çünkü / özeldir yaratılışta -
nedimeyi sorduk güney kutbundan deliren rüzgarlara,
es geçtiler sırtlarında baygın güneş
kuş gözünden çıktı uzak beyazın yorgunluğu
sağaldı sanatoryum çekildikçe yeşilin kalbine
(baktım yurdumun güneşi hasta ziyaretine geliyor her gün,
pencereden sıcak öpüyor)
ve şahitlik yaptık
gül çiçeklerine konmuş tüm kelebekleriyle
kanatlandırdık dünyanın altını üstünü
öldük şiir doğumlarında..
TERRA ROSSA
durdurun güzü, yaprak düşecek
ilk örtündüğü yerden havva'nın
akdeniz toprağı kırmızılaşacak
soprano kuşlar dans edecek
deli gömleği teyellerinde
durdurun teli, kelimeler inecek
ıssız dudak kıyılarına
naif gül efendisi bir şair
baharı görmeden yaşlanacak
yazı durdurun, ölecek var
sularında
LA MİNÖR RÜZGAR
yaslanırsa suyun göğsüne, gecenin bu saatinde kopan fırtına
akustik gitara vuran penanın la minör rüzgarı olur
balıkların şarkı söylediği yer, en kuytu kaçamağıdır denizin
bir ege adasıyla sevişirken, kıyıların gözleri önünde
aşk budur belki de, sudur yeni-yetme zamanın iki kişilik
geçit töreninde, biraz da kendi kendine konuşan salkım şiir
bu coğrafya üstüne çok telekler düşer göçümlerden
diner şeytan taşıyan faytonların tekerleğindeki kan izi
sinerse içimize çiçeklenişi bağırmayı unutan yok/evlerin
gerinirse yukarıda tanrı, şapkasını ters çevirip boşaltırsa
ne pandora kutuları açılır içinde umudun tutunduğu
bundan sonrası gece sevicilerine kalmıştır, yarasalar
sevmez gün ışığını akşam üzerinden yansıyan
bu yaşam çok tebdili kıyafet soyunur ölümlerde
ON YEDİ VALSİ
önceleme: 17
şimdi cezbe sevdaların koyaklarına doluyorum
utanarak tırmandığım kaya mezarlarında / yeterince
dinlenmiş iskeletleri uyandırıyorum
alın kemiklerinden öperek
saat gece yarısı tam 17
kalkın diyorum, tangoyu kurtaracak olan sizsiniz
intiharın eşiğinden / valsin avdeti çoktan kuşatmışken
viyana ön(gün)lerini
öteleme: 17
omlarınızdan tutmak istiyorum / toprak ilahından
çaldığım çürük tenle / hanginiz dişi kestiremiyorum
fizik ötesi: 17
zihnimde etle dolduruyorum göğüs kafesinizi,
yağmur sıcağını sepeliyor ovuşan ellerim
üşümüş çıplağınıza
17 kere 17
şeytanın salası veriliyor / bir güney denizi kıyısında
dinliyorum / kulağımdaki minaresinden
iki yüz seksen dokuz
haydi yatın mezarlarınıza / üstünüzü örteceğim
beyaz gecelerinizle
ANTİK TİYATRO
nasırına bastığım fil
çile basamaklarını bil(ey)erek indi
içinde oratoryoların ağrıdığı dişleriyle
sonra antik tiyatroda kırmızı gelinciklerin
yal/ansız oyunu başladı
öfkeli her rüzgara bir yaprak verdiler
ellerinden bir şey gelmedi sarı çiçeklerin
seyretmekten başka
ikinci perde: filler sevişti çimde (yer yerinden rock'n roll)
üçüncü perde: filler dövüştü çimde (tarihin umurunda değil)
ezilen çim oldu hep
fil dişini boş sanırlar bir de..
DENİZE BURADAN ÇIKILIR
bu sokak bir nehir, akıyor arasından
çifte kavrulmuş nasırların teptiği
kaldırımların
koşutunda göle varmadan kuruyan çay
demsiz, çıkmaz aşkların gecelediği
köşelerdeki soluk ortaçağ lambalarında dillenir
arkasından konuşulan her deli dolu çiçek
vazodaki dudak izlerine ağlar
dul bir hayatın kaçınılmazlığı
cadde deniz demektir, aklı başında
her sözlüğün küsmemiş sayfasında
özgürlüğe buradan çıkılır
O TERLİ ÜLKEDE KOŞAN
karanlık
kelebeğin gözlerindeki ışıltının bittiği yerde
bej arpej
kasım sabahı zorla uyandırılmış gitarın
ince beline bağdaş kurmuş ağrı
karanlık
o duvarsızlığın arkasındaki
indirilmemiş tiyatro perdesi
verilmemiş suflesi
son tiradın
(sonrasında sarası tutmuş zaman)
arasında biraz şiir
biraz aşk kalırsa vakit
karanlık, sonsuzluk tünelinden
geçen kara trenin ayaklarına yapışan
rayın genleşme korkusu
karanlık biraz sen
biraz ben
(aramızda yalnızca ay'lak
ışığımsılar / biraz uçurumdan aşağı)
yaz(a)madığımız yerde ölen kalemin
ardından ağıt yakan kağıt
o terli ülkede delice koşan bir tay biraz da..
YAŞLI OBEZ ÇOCUK
işte öylece akıp duruyoruz, ama
bu suyun sonu deniz biliyorsun
o kocaman çanağın ağzı köpüklü
bekliyor aç turkuaz doymaz
işimiz gücümüz koşmak, şeytan
arkamızda alçaklanan eğim
hep ıslattık yatağımızı, sazanların
solungaçlarına bıraktık kurumayı
genze kaçan son yayla rüzgarı
es(ne)mekten bıktı artık üstünde
bu ölümsüz, bu çelimsiz güzergahın
kaynağından kopan her suyu kapar
ah, bu deniz.. tanrının doyuramadığı
yaşlı obez çocuk
GELECEK DEPREME KADAR
akşamın beşiğinde uykuya dalar turuncu zaman
gün batısını resimler oynak bir halk ezgisi
kalbimin yükü iyice ağırlaştırır dünyayı
benden kopan bir meteor kovalar, yörüngesiz
bulutları hep ölüdür kış yuvalarının
(karasularım uzanır suyun ötesine
eleni'nin dudağından şarap içer)
dışım yanar, içim kanar, zonklar adalar
zeytin dalının yeşilinde kavrulur barış
söndüremez ege denizi bile hasret ışıklarını
(yaprak ağaçta sararır düşmeden önce
göz kapaklarıma en güzel izler)
bütün yara sarımı şiirleri silinir kaldırım taşlarından
hasadı bitirilmiş bu kentin
kum saati tersine döner
gelecek depreme kadar
atina el sallar karşı kıyıdan..
KÜÇÜK HİKAYE
giriş
yaprakta yürüyen tırtılın ayak sesi
uyutmadı bütün gece
sabaha kadar konuştuk
herkesin sustuğu yerde
kafesimize girip dut yedik
bülbüldük söz tükenince
gelişme
kıyıların sıcaktı
ellerimi dokunduğum her koy
yangın tehlikesi, siren çığlığında
dikildi yalıyarların kadife teni
öpücük çalmaya yeltenen rüzgar
tez yakalandı kurutmadan
ısırık izlerini ham günlerin.
sonuç
bir kan oturtması zamanı
herkesin konuştuğu yerde
susmasını bildik tırtılı katledip
ekimoz ağrısı geçti gitti
kapandı her deniz yarası
mendil kurumadan
diz çöküp bağdaş kurduk yurt sofrasına
GÜN BASTI
gün bastı
yalın bıçak uzadı dağ
gölgelerin saltanatı
bıraktı yerini flu bir zamana
ıslak öpülmeyi düşledi elma, dişlenmeden önce
elifi elifine ağacının kesildiği yerde
aldırışsız yerinden yaralandı uyku
yürüdükçe kanı sürülen kurt, sırasını değiştirdi
cemrelerin
ha ölü ha diri
ne çıkarsa çıksın payıma, açıldığında perde
yarım kaldığında oyun
kelebeklerin toplandığı suda
gecenin ipiyle çekti kendini o yazdan kalan
İZLERİNDE ÇINGIRAĞIN ÇIĞLIKLARI
yediği ekmeğin kılıcını sallar
başı himalaya h(er) kişi
akşam apronlarında kanatsız kuşlar sürüklenir
seğiren etin son görümlüğüne
yalnızlıklar duvara çakılır
yuvasız bir guguk kuşu tırnağa oturur
vurduğunda zamanın çekici
aysız yaz geceleri
ayaklarını ısıran yengeçlerin
sabıka kayıtlarını tutar
dişlerine dolan kumları
poyrazla temizler
sahil devesi
izlerinde çıngırağın çığlıkları
DİLSİZ BİR AY DOĞUYOR
- flamingo gecelerinde her şey
aybilge bir beyazlığa bürünür -
yengecin canlıca kabuğunu kıran
düz yürüyüşlü kıyı insanları, sözüm ona
kirli çıkısında saklıyor en yabanıl
hayvan masallarını
kaynar suda çatırdıyor hor görü
istakozun kıskacındaki ateş dansı
keşfedilmemişliği arıyor
sabah alacalarında rıhtım taşları
söküyor kendini ahtapotun kollarında
dilsiz bir ay doğuyor biraz bilge
ölümle sevişenlerin beyaz gecelerinde
biraz flamingo
YENİLMEZ SANMA HİÇBİR KENTİ
kirpikten damlayan yağmur tanesi
ah, ne gemiler yüzdürür yanaşmasız
mendiller sallandırır, dantelinde tuzu
düştüğü yerde izi kalan
tanıktır park, en çok ayrılık görmüş yerinden
kırıldığına bankların, kurşun sıkılmışçasına
delindiğine, her yaprak inişinde
attığın gülse denizi de getirir birlikte
yosunlarla silersin yazını gövdesinden
yaşama en çok dümen tutan balığın
kente egemen tepelerden aşka yuvarlanmış
tacizci yıldızlar yeniden okusa da
eskil kitaplarda ne varsa yazılan
sulara dair
kalırsa geriye bir donuk mevsim
uçarsa buluta hohlanmış bir kış nefesi
serpilirse toprağa bir deniz serinliği
gül tablasında kendi kendine sönmüş
yıldız izmaritleri..
BAHARIN SERPTİĞİ
bir çöl gecesi öptü, orak
soğuk uyandırıldı hasatçının elinde
sıcağı sıcağına biçti körpe filistin gökyüzünü
karanlık duraklarda bekleyen o yorulmaz kinci
insanlığın son dönemecinde eksilerini uladı birbirine
bir çırpıda yaşan(may)ıp giden zamanın
aç toprak açtı bağrını, çığlığından ölenler
sıraya girdi dikine gömülmek için
kan tarlasında ne tohumlar gizlendi
baharın serptiği
KİBRİT YALAZI KADAR AŞK
- hüseyin peker'e -
akdeniz'in moğol sesi
saldırıyor burçlarına uçurtma takılmamış
kalesine silifke'nin
şair "benim için göksu'yu seyret uğur
bir ikindiüstü" demişti
çünkü bir yılana öykündüğü
el üstü gül üstü çığladığı andır ikindiüstleri
denize ramak kalan büklümlerinde
rakkaseyi kıskandıran nehrin
yörük kızının özleminden bellidir
çileklerin allanışı, kabuklanışı çeltiklerin
ve dallarda portakalların öpüşe öpüşe
ölüşleri tatlanarak
ah, bir kibrit yalazı kadar aşk
ne katran karası geçmişleri ışıtıyor
düşmüyor harcı şiirden bir kale
LİMANDA KIŞLIYOR ŞEYTAN
limanda kışlıyor şeytan
yorulmaz sanıyorduk gemi
ıslanınca batmaz
uğranmış deniz kazası artığı yalnız ada
mavinin teyellendiği o giz taşkını yalıyar
onca potkalın kırıldığı yosunsuz kayada
ölü bir mektubu okuyor
kırık şişe
güneşi çağırıyor
hasret yangınlarının açılış töreninde
kesmek için al kurdeleyi
kör makas
haimatlos yengeç
okyanusu tutsak eden balık ağına geçirememiş
yandan sözünü
yerana gittikçe uzaklaşıyor kendinden / menkul
göğana kirpiklerimin ucunda donmuş gözyaşı
boreas'ın altın çağı
günbatımını nakşediyor
ıslığını bir bardak suda unutmuş
dizginsiz rüzgarlara
kararıyor hayatın gümüş yüzü
külçe külçe yıkılıyor galeri
bir dekovil umut kurtarıyor
son dönemeç
bronzun saltanatı başlıyor
kutup yürekler dişleniyor sıcak takipte
geceleri yazılıyor en beyaz şiirler
buz tutmuş kanın üstünde kayıyor
son yolculuğundaki öte nazi
AŞK
serçedir ilk dala konduğunda
ürkektir kaçar tırtıl sevişirken yaprakla
- çıkrık afrodizyak bir ay çeker kuyudan -
kıble al çiçeğe sevdalıdır
seccade ilkyaz olup serilir
hasret zamanlarının altına
yatan kızları düşleyerek tapınır hayat
şefaat diler güllerin peygamberinden
kurusıkı doldurulmuş bir şarap şişesidir
aşk / patlar dudaklar geceye değdiğinde
- içine kaçmış bir mantar sersemliğinde
yüzer durur / şişede hep arzular -
banliyö trenlerinde ellerini unuturlar / kadınlar
eldivenleriyle okşarlar başını / la sesiyle
gülen erkeklerin
- oysa kalem / kalemtıraşa her girdiğinde
biraz daha kısalır merdiven -
barba'nın meyhanesine şair düşer / ölüdür
tüm şiirleri rakı kentinin / resimleri duvardaki
ölü taklidi yapar yalnız
tahterevallide bir kadın uyur deliksiz
final :
aşk
ellenmiştir
bellenmiştir
döllenmiştir
nihayet
zaman boy atmıştır / maviye kendini..
ELDE VAR BİR / İKİ / ÜÇ
elde var bir
gül bitti
istanbul sokaklarında
eskitti alınyazıları
aşklarını unutanların
ayaklarının altında
sancın sayfalarını
yaşamın
(su içmeye indi yürek
pınarlarına al günlerin)
elde var iki
yıldız küstü
dudağını büktü mavi
kuşlar da göçtü uzak dağlara
gözleri yaşlı
ve yeminliydi sözleri
dönmemeye artık
çisentili rüzgarlarına
körelen gülün
(yaklaşmayın anılarım
size saygım sonsuz değil
atarım da kendimi aşkımın boğaz köprüsünden
ağlayan sulara)
elde var üç
zaman kazandı
tünelin öteki ucunda
koyu kalabalık bir yanılsama
şakaklarda yanan kırlar
ve kızıldeniz gibi yarılan
çizgiler var yorgun yüzde
(senin için ölebilirdim ey gül
bir kez on ikiden vursaydın yüreğimi)
AYILDI GEÇMİŞİN KARA TRENLERİ
nar kırmızı tükürüldü kuşlar
sıradan bir kentin hatıra ormanına
adı verildi pelerinli sorgucunun
sarası tutunca
(akşam göğü utançtan kızarırken
şarap ırzına geçilmeyi bekliyordu
orta çağ kasesinde)
elimin kiri yıkandı ay ışığıyla
boyandı diken üstünde yürünen yollar
gül koklatıldı sorgucunun kırbacına
(ayıldı geçmişin kara trenleri
zaman tünelinde)
AĞAÇ
"kendine bir hedef seç,
yapabileceğinin en iyisini yap"-
calamity jane filminden bir replik
bir ağaç seçmelisin kendine,
toprağın alnına dökülen saçları
güz rengi
ilk sancılı çağrısında, bir kış gecesinin köküne yürümeli
gelecek baharın muştu suyu
ağacın ağaç gibi olmalı
kuşlara yuva, sevgili adı yazacak çakıya kabuk
aşk çölünü sürünerek geçen divaneye leyla gölgesi
reçinesi böceği hapsetmeli
kurt yeniği meyveye ortak olmalısın
kehribardan süzüldükçe ışığı altın çağın
ağacını saksıda taşıyabilmeli, gerektiğinde
sulayabilmelisin kirpiğinden süzdüklerinle
iğne yaprağı kendine batırmalısın
asma yaprağı dağıtmadan önce edepyoksul
insan taifesine
ağaçtan ağaca kelebek uçurmalı
arı kondurmalısın çiçekten çiçeğe
bazı dallarını budamaya bırakmalısın
hayat küstükçe
adam gibi çürümelisin gökyüzüne doğru
BİR YAZ MANGALINDA KÖZLENİYORDU YÜREĞİM
kıyıda zaman yağmalanıyordu
(düz yürümeyi öğrenen yengeçler geceyi sırtlamış götürüyorlardı,
bir kaya yamacının günindi sabahına)
ıssızdım, kendi ada'mın ortasında bir cuma akşamı yasaklısı ayyaşıydım enikonu
(denizi fazla kaçırmıştım anlaşılan, tuz kokmuştu terim alnımın çatından)
sevda kirim keselendiğinden beri yüreğimin göbek taşında
( bütün tellaklar can düşmanım oldu nedense)
(ve her nedense hamama çıkan hiçbir sokağa girmiyordum /
giremiyordum/ kirlenemiyordum artık)
oysa çırılçıplak bir öyküyü çıkarıp cebimden, atmak isterdim bozuk para
diye dilek havuzuna ( bana yazılan hiçbir öyküyü giyinik düşleyemedim /
onlar hep kefensiz gömüldüler zaten)
bir yaz mangalında közleniyordu yüreğim /ah, yorulmaz deli çarpan,
iflah olmazsın sen ! )
GÜL SAVAŞLARI
kurşun geçirmez sularındayım
gül savaşları başlamadan önce
yüzümün yarısı şair kanı
imge sıçraması
öteki yarısında örümceğin salyası
yapıştırıyordu erguvani günleri yaza
gece dövmeli kaçak tanrıçalar ellerinde
zemheri kalkanlarıyla yaman saldırdı
göz göze dudak dudağa savaştık, ten tene
yapıştı ırmakların akarca tanıklığı
mezarlarımızı ana rahimlerine kazdık
uçuruma attık yaralarımızı acımadan
gizlerimizin kutusu açılmadı pandora, duy
aşk muhtırası dilimizi kelepçeledi birbirine
şimdi kefilim çiçek-böcek sevişmelerine
infazsız geçen zamandan arta kalan
şimdi yorgun yengiciyim gül savaşlarında
NE ÇABUK BÜYÜTTÜK ZAMANI
bir ağaçtım
yalnız düşürürdüm kozalaklarımı
gökyüzü karanlığına
bir ağaçtın
yalnız ağlardın
her kuş göçümünde
güz sararırdı yüzünde
kollarımız kesişince bir güney vakti
aramıza ip gerildi
salıncaklandık
kurulduk orman sofrasına
çalakaşık / salladık durduk ağaççıklarımızı
ne çabuk büyüttük zamanı
kelebeğin ömründe
adım adım yağmalanan yolda
çıplak ayaklarımızın geri giden izleri
evlenmiştik, sona kaç vardı bu kelebek yarışında,
ilk kimin dili bağlanacaktı, dönüşü olmayan nehre
ilk kim çırpacaktı kanatlarını
belki de birlikte çarpacaktık son uykumuzda
hangi düşe-taşa, bilemezdik
bilinmezdik bu koca ormanda
DÜŞKENAR ÜÇGEN
düş: eskiye eskiye gecenin kıyısına vuran
dalgın dalga. yasaklı yaşanan ne varsa
görüldüğü yerde kalan, ıslak
dili kesik sırdaş, mezara kadar götürecek
ah, bu iki kat yorgan altı üşümelerini
kimse bilmeyecek
düş özürlü hayatın kasıklarından terlediğine
hiçbir apansız uyanan inanmayacak
belki yeni düşler gerekecek. duaya çıkacak
cümle şair taifesi, kağıtlarını açacak geceye
kıyı, seçimini yapacak siyahla beyazın
belki de karabasan bir uyku yağacak
düşkenar bir üçgenin ötesinden
çıkıp gelecek nehre düşen her gerçek
O
uzayan bıçak
kız elinde
rüzgarın sırtında
kaçak toy
yırtılan dağın karı
inme inen çığ tarlası
saklanacak suç
yılların kurutamadığı
kanlı bezde
aşık usandıracak
ah bu naz, huysuz kısrak
alıp gidecek başını
yelesinin savurduğu yere
içimden bir ses
"o" sensin diyecek
uzayan o keskin
KİM BİLİR?
- belki bir gün -
yüklenir yaz. yarım kalmış aşklarını
yirmi üç derece eğik hüznünden geçirir
karşılıklı birer tren kaldırır
yorgun ve düşünceli gözler
metruk bir geleceğe
istasyonu yoktur bu yolculuğun
her durak öncekini lanetler
yasaklar ötekini. peronlarda koşturur
kendine kapaklanan düşük yüzler
şeytan yanlış makas değiştirir
raylardan kazınır son cemre umutları
tutulur vuslata ramak kala arsız güneş
kalplerinin isli aynasıyla bakarlar
göremezler polenlerin çatırdayışını
o ergenlik pıhtısında
asla tamamlanmayacak aşkların
yılgılarını dört nala öldüren yılkılardır
birbirine eklenen / beklenen her gün
belki de.. belki de.. belki de..
kim bilir...
RADAR
kuşlarla yarışan
hayat, hızlı giden inat
çoktan ayartılmış kent gömütlüğüne doğru
kısrak yelesinde unutulmuş rüzgar
(anamla aramdaki göbek bağı kesildi mi
sormalıyım)
gözlerinde yakalandığım pusu radar
saklandığım sulardan sızan toprak
kokar, balık elli posta pullu adamlar
görmedimdi, kalbindeki trafik polisi
cezama suç konduruncaya kadar
hayat, kuşlar gibi geri gelmez
göçünce..
SERZENİŞ
dündüm / annemin çiy mahmurluğundaki sesiydi
çocuk meyhanemin hayyam duvarlarına çarpan
yankı komşu sığırı gibi dövdü beni / büyüdüm
bugündüm / kutladım ekimin birini* ilk kez
kaya mezarı oydum kendime / zevk dağında
gecelerimi sattım kadın bezirganlara
yaranamadım / buluşma vakitleri korkaktılar
habersizdiler ağlarından dost örümceklerin
böğürtlen düşlerine ayna tuttular
ikindi sabıkalı saatlerde
sıkıntıma sığındım ölüme yüksünerek
* 1 ekim: dünya yaşlılar günü
ŞİİRİN GECE YARISINI BİZ YAZDIK
- baki asiltürk için -
şiirin gece yarısını biz yazdık, onlar sabahını okudu kadehlere
ay iklimlerinde kara mekelere sevdalı göller aradık
köklerinde demlendik öte yana eğilmiş çağ güllerinin
güney balkonundan sarkıtılan ırmak bukleli sepete
balık burcundan yükselen şairler koyduk / düş(üş)leriyle
beslendiğinde uçurumların (y)arsız çoban ateşi
sonra dumanlı kente inen aşk kurtlarını avladık
zemheride kırbaçlaşan kaytan bıyıklarımızla,
iliklerimizden bengisu somuran duldalı evlerde
ninniler söyledik uykusunu lehimlemiş çiçeklere
ikindine gökkuşağı çizdik su güzelliğinde
çocukları altından geçirdik çırılçığlık
umarsızlık / yarım sigaracasına söndürüldü güllükte
sona erdiğinde çekirdekteki nadas / bin yıllık
ayrık otlarını temizledik gömütlerimizden
onlar sabahını dokudu dizelere, şiirin gece yarısından biz geçtik
ZİFİRİ KAL GECE KARANLIK ESKİDİ
gece
al kuytu hüznümü yüzümden
karanlık koynunda sakla / çiçek
açana kadar gün / gülün koktuğu yastıkta
başım şair andı gibi yükseğinde yüreğinin
giyotiniyle vur / düşsün kucağına
alın / yazısının mürekkebi kurumadan
kurşun hızında
aynaların sırsızlığını / görmesin kimse
yaşamın şeffaf arsızlığı sırıtırken
hasretin ötesine kaç bahar var
ezeli tekerrür eden kaç tarih
yazar yaradan / yaradan kanayıp
ölen kaç şair ey yar
zifiri kal gece karanlık eskidi
yıldız birinci kadirden parlak mavi
sana sarılırken giydiğim gömlek kadar..
UZADIĞINDAN BELLİ
emdiği düş
burnundan geldi
süremsiz tutulmanın ecrimisilini ödedi ay
kan kuyusunda, yediği yavrularının
kemiklerini saklayan kronos
kestirdi bütün çiçek saplarındaki sütü
suskunluğun gürültüsünden düşen çocuklar
yırtık hayatlar mayaladı
karasularına aşkın
fitilini ateşledi iğneli fıçı / iblis sevindi
tekil soğuğunda cehennemin
- bu şiir ayrılığın dizlerine kapanarak yazıldı -
emzirdiği güneş
üstüne doğdu ala tan umudun
öptüğü yerde bitti şiir
kentler kuruldu yeniden
bir gökdelen bir gecekondu
ergenlik tüyleri çok diken
romans gecenin
uzadığından belli...
HİÇ OLMAYACAK SABAH
itirafçı koğuş duvarındaki bayrak
müebbede çalım atmış dağlı yüzde
dalgalanır, çentik acılarında unutuldukça
mahkemece ertelenen günler
masadaki gemi, yelkenleri sabırdan
yürek yanığı kibrit çöplerinden bordası
(hep gökyüzünü gören pencereye çevrilidir)
alex/anelka\tuncay posterlerinde gezinir
hapishane örümceği, miskin, yedi ayaklı
(sinekler özgürdür yakalanmadıkça o ma'kus ağa)
tezenesini yitirir çark
soğuk pencere tellerinde şelpelenir, bozlak
tez iner maltepe paketlerine
geceler birbirini kovalar, ötelenir
ev kadın çoluk çocuk, genzinden konuşur
hiç olmayacak sabah
tecritte kendini asar toplum
SORGUSUZ
sınır tanımaz şiir
rüzgar gibi geçer ülkelerden
sorgusuz
sus payını dağlara verir
tez beri okunur
ezberletir kendini iyisi
ısıtır suyunu
dikenli tel çeviricilerin
tutsak olmaz
yıldızı düşmüş karanlığa
ışığın günden ertelendiğini bilir
ölü mevsimlerden arttığını aşkın
şiir yalnızca tutsak alır
ÇOĞALDI ÇOCUKLARIN ÜŞÜ(Ş)MELERİ
çocuk
şiir izmariti aldı yerden
kırk yıl içti somurarak
dizelerde tüttü durdu
biriktirdi isi, sisi alazlanarak
dergi sayfalarında
sekiler yaptı kül kuşlarının
göç yollarına
[ çünkü her güz yüreğine inerdi
simurgların gidişi ]
sonra sedef tanları yırttı
aysız yerinden kopan çığlık, söktü
sessizliği çocuk düşlerinden
süt dişleri çıkana dek yazdı
şiir izmaritleri attı yere
çoğaldı çocukların üşü(ş)meleri